Mehmet Aksoy

Mehmet Aksoy

Boş Bakanlara Açık Mektup;

Büyük bir ahhh çekerek içimdeki kırgınlık ateşinin kızgınlığını dışarı çıkarmak istiyorum. Büyük “Ah’ı” ile kendi nefesiyle yanan Kerem’i düşünüyorum, Ferhat’ın Şirin’e aşkının sonunda nasıl toplumsal anlamlı bir aşka dönüştüğünü…
Meselenin artık Şirin’e kavuşmak değil de; şehri suya kavuşturmak olduğunu dağları delme gücünün, inancının, sabrının buradan geldiğini düşünüyorum.

Tanrıyı kendisinde bularak “Enel Hak” diyen ve diri diri derisi yüzülen Hallac’ı Mansur’u, uçma fikriyle varlığını bütünleştiren Hezarfen Ahmet’i düşünüyorum.

Ölümü hiçe sayarak gerçeği sorgulamaya devam eden erdemli insan Sokrates’i düşünüyorum.

Nazım Hikmet’in ölüm orucuna yatarak vücuduna zarar verme pahasına onurunu ve erdemlerini nasıl koruduğunu, haksızlığa nasıl baş kaldırdığını hatırlıyorum.

“Açılın kapılar şaha gidelim” diyerek inancından düşüncesinden hiç taviz vermeden ölüme yürüyen Pir Sultan’ı düşünüyorum. Ona, padişahın isteğine uymayarak taş yerine gül atan insanların gözyaşlarının aynasında, Pir Sultan’ın aydınlık insan yüzünü görüyorum.

Bütün mesele bu; aydınlık insan yüzü, insan olmak ve bu yolda yangınlardan geçenleri örnek almak. Ruhumuzu terbiye etmek. Hayatı ve gerçeği yüzeysel değil; yani beden, madde , para pul hesabı yapmadan derinlemesine kavramak, ruhumuzu zenginleştirmek, erdemli olmak. Her türlü güzelliğin iyiliğin erdemli olmaktan geçtiğini kavramak. Parayla pulla işgal ettiğin mevki ve makamla kendini ötekilerden, halktan üstün görüp onların üstünde tahakküm kurmak, tek doğru benim doğrum, tek hukuk benim hukukum demek seni kibirli yapar, zalim yapar, vicdansız yapar, ruhun kararır, kafanda ucubeler dolaşmaya başlar. Şeytanla işbirliği yaparsın, yalan söylersin, takiye yaparsın. Herşeyi bilirsin, zikrin yokken fikrin olur.

Çok az bilgiyle, alıntılarla çok bilmiş gibi, ulema gibi olmak yerine bilmediğini bilmek, bilginin peşinde koşmak, bilmek için soru sormak, gerçeği politik çıkarlarına, kişisel maddi çıkarlarına, görüşlerine uymuyor diye çamur atarak kapatmamak ya da renkli şallarla süsleyip kötüyü iyi, çirkini güzel göstermemek gerekiyor. Salt gerçeği aramak iyiyi güzeli çoğaltmak, ruhunu temizleyip, gözündeki perdeyi, katarağı kaldırarak çıplak gerçeği görebilmek lazım.

Biliyorsunuz bir sürü bakanlarımız başbakanlarımız var, boş bakıyorlar. Bakıyorlar bakıyorlar bir türlü görmüyorlar. Çünkü görmek bir eğitim işidir. Hele konu sanatsa özellikle de heykelse işiniz daha da zor. Form dilini anlamak, kavramak, dünya heykel tarihini birazcık bilmek. Heykel günümüze nereden nereye, hangi aşamalardan geçerek gelmiş, estetik nedir, güzel nedir, anlam nedir, kavram nedir, form nedir, ışık nedir, kütle, mekan, derinlik cazibe alanı, plastik mekan duygusu nedir, kiç, biblo nedir? Her üç boyutlu suret heykel midir? Ritim, harmoni, tekrar, varyasyon nedir, içerik – biçim ilişkisi nedir, kütle detay ilişkisi nedir ve bütün bunlar kişiye göre nasıl değişir, her sanatçıda yeni bir kişilik nasıl bulur. Hem de sözlük anlamıyla değil, içselleştirme, kendine mal etme anlamında.

mehmetaksoy-32

Heykele nasıl bakılır:

Örneğin bir duvara bakar gibi bakılmaz. Bir resme, fotoğrafa bakar gibi de bakılmaz, çünkü heykel üç boyutludur. Önü arkası var, yanı var, yönü var, altı var, üstü var. Biraz zahmet edip etrafında döneceksiniz. Hele bu heykel şehrin terası gibi bir yerde duruyorsa bir zahmet yürüyeceksiniz. Şehrin çeşitli akslarından nasıl görünüyor, kaleye giden yoldan, kaleden, çayın kenarından, köprüden, karşı yamaçtan nasıl görünüyor bakacaksınız. Bu zahmetten sonra kütleler arası bir ilişki kurar, aradaki boşlukların plastik bir mekana dönüştüğünü, boşluğun anlam kazandığını, mekanda heykelin bir cazibe alanı yarattığını fark edersiniz belki. O da ancak ruhunuz temizse olabilir. Hani Hıdır’la Ellez’in karşılaşmasından çıkan ışığı yalnızca kalbi safların, kirlenmemişlerin gördüğü gibi. Ön yargılarla, kafadaki putlar ve ucubelerle bakarsanız; hep aynı şeyi, aynı ucubeyi görürsünüz.
Ne demiş Mevlana Hazretleri;
“O şimdi bir aynadır, onda neye bakarsan onu görürsün.
Eğer orada çirkin bir yüz görürsen bil ki o kendi yüzündür.
Ona tükürürsen kendi yüzüne tükürmüş olursun…”

Sanat yapmak kutsal bir iştir. Ve ekmek su kadar gereklidir. Karın doyurmaz, eti budu yoktur ama kafa yapar, ruhu temizler, inceltir, zenginleştirir. İnsanlara, nesnelere, doğaya daha sevecen daha güzel bakmanızı sağlar.

Sanatçının nasibine tanrının suretinden, o yaratıcı cevherden bir kaşık fazla düşmüştür. Sanat o yaratıcı cevherle yapılır. Sanatçının gücü de oradan gelir. “Tanrı taşta uyur” der bir Çin özdeyişi. Ben ne yapıyorum… Taşta görünmeyen o cevherin üstündeki kabukları alıp görünür hale getiriyorum, onu uyandırıyorum. Sen görmezsen ben ne yapayım. Senin nasibine de bakar görmezlik düşmüş. Ama o haslet; içinde bir yerde ille de saklıdır, vardır. Heykelle temasını kaybetme, muhakkak görmeye başlarsın.

Uyduruk sebepleri, hukuka uydurarak, hakimlerin yerlerini değiştirerek, mahkemenin bitimini beklemeden heykelimi alelacele idam ederseniz; bakıp da görmeme durumunuz ilelebet kalacaktır. Heykele Fransız olarak gideceksiniz. Milyonlarca insanda da bu yetinin, bu duygunun gelişmesine engel olacaksınız. Türkiye çok anlamlı bir anıt kaybedecek, Kars şehri barış karşıtı şöven, sanat düşmanı bir konuma düşecek. Kars’ta şehit düşen binlerce vatan evladının anısına, mezar taşı niteliğinde bir anıt bile çok görülmüş olacak.

Dünya sanatsever, demokrat kamu oyunun gözünde Taliban’a döneceğiz. Türkiye bu imajı hak etmiyor. İnsanlık Abidesi’ni yıkanlar, insanlık suçu işlemiş olacaklar.
Ve o heykelin altında kalacaklar… Kefeninizin cebinde belki Cola Turka’lar, küçük gemiler, Medical Park hastaneleri olmayacak ama alnınızda heykel yıkan başbakan kara damgasını taşıyacağınız kesin.

……………………..

imageHandler (1)  imageHandler (3)  imageHandler (2)  imageHandler

M.Aksoy; Şamanlar Serisinden

Sanatçı;

1939’da, şimdi Suriye sınırlarında kalan Yayladağ’nın Kesap kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Yayladağ, Hatay, Tarsus ve Antakya’da yaptı. 1960 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Resim bölümüne girdi. Daha sonra Heykel bölümüne geçti ve 1961-1967 yılları arasında Prof. Şadi Çalık atölyesinde öğrenim gördü. Askerliğini yaptıktan sonra 1969-70 yıllarında aynı bölümde asistanlık yaptı ve bir devlet bursu alarak 1970’te Londra’ya gitti. Daha sonra Berlin’e geçti ve Hochschule der Künste’den 1977’de master derecesiyle mezun oldu. Berlin’de sanatçı topluluklarında ve politik etkinliklerde yer aldı . 1978’de Türkiye’ye dönerek 1980’e kadar İDGSA’da öğretim üyeliği yaptı.

Aksoy’un, Ermenistan’daki soykırım anıtına karşılık dikilen İnsanlık anıtı, hükümet tarafından tamamlanmadan yıkıldı.

…………….

Sanatçının diğer eserleri burada

Reklamlar