hiç sakınmadan dalgalanırken ve yükselip alçalırken
günlerce kendine dönük durdu, olduğu yerde.
zaman zaman iki satır öksürük sesi, zaman zaman belli belirsiz.
hiç sakınmadan nefes alıp verirken ve ciğerleri zehirle dolup boşalırken
içindeki bağın kopmasıyla kıskançlık krizine tutulan fırtınanın dağıttığı saçlarının arasında bir enkaz
kaldı,
uzaklaşıyor mu, yakınlaşıyor mu?
bazen, belli belirsiz.
bazen, belli.
bazen, belirsiz.
belirtisiz.
delirtisiz.

günlerce dönük durdu kendine, kendisi yüzüne doğru döndü ve dedi ki;
“bana sırtını dönme.”
sadece gözleri rol yaptı ve dönmedi bile arkasını.
kendi kendine sırtını dönmüştü,
durmuştu,
uzaklaşmıyordu, yakınlaşmıyordu.

müzik bitti, kadın öldü.
ziyadesiyle eski bir bilmece.
ama durmaksızın yanıtlamaya çalıştığı
her durakta bekleyenlerin gözlerinde arardı cevabı,
“müzik bitti, kadın öldü.”

sonra yanıtladı, ama kendi için yanıtladı.
müzik biterse, herkes ölür.
bu nedenle yeniden başladı orkestra, ne fırtınanın kopmasını andırırdı bu, ne de uzaklaşırken yakınlaşmaya.
ve yeniden başladı orkestra, tra la la la la..

hiç sakınmadan dalgalanırken sesler ve yükselip alçalırken,
saatlerce kulaklar için yol aldı müzik; olduğu yerde.
zaman zaman iki satır insan sesi, esasında enstrüman taklidi.
hiç sakınmadan nefes alıp dikkatlice nefes verirken ve ciğerlerine dolan havayı seslerle boşaltırken,
içlerindeki ağın bağlanmasıyla dünyadaki her işitebilene, kıskançlık krizine tutulan gök gürültüsünün yayamadığı o görkemli sesler arasında bir hazine kaldı,
nasıl olduysa onu bile umursamayıp hoşnutsuzluğunu buldu ve ayrıldı oradan.
can mı çekişiyordu, ölüyor muydu?
belli, belirsiz.

kendini tekerrür ederken dahi istikrarlı hareket etmeye çabalayan bu deneysel dünyanın içinde,
içinde gezindiği koridorlarda terk ediyordu; geçmişini.
kendi içinde kendini tekerrür ederken
içinde gezindiği dünyadan bağımsız, tutarsız koridorlarda terk ediyordu; zamanını.
anlamlandırmaya çabalarken varlığına inandıklarını,
dinlerken beklediklerinin yakınlaşmasının sesini,
sorduğu soruların kafasından uçtuktan sonra hangi istikamete doğru ilerleyip nereye sürüklendiğini,
merak ederken hepsini,
direndi zaman; birden ikiye,
üçten dörde kadar ağırdan aldı kendini.
beşten altıya yarı yarıyaydı.
altıdan yediye kadar hiçbir bir şey yapmadı.
yediden sekizi görmezden geldi, dokuza atladı.
dokuzdan atıldı, onda mutluluğu yakaladı.
onbirden sonra ne olacağını biliyordu;
onikide..

vurulmuşa döndü, ama ruhundan.
kendi elleriyle çekti ipini, kukla.
oynattı ayaklarını, bacaklarını sonunda.
uyaklı sesler duymaya gereksinim duyuyordu,
ama gereksinim duyacak kadar da algılayamıyordu kulaklarını.
gereksinimleri de onu duymuyordu nasıl olsa, tınlamıyordu bile..

son bir yudum daha aldı boş şişesinden,
içindeki sayısız koridorlardan ileriye doğru bakmaktan bıkmıştı ki gökyüzünü gördü.
gri foton yağmuru yağıyordu yerçekiminden hür.
süzülüyordu yansımalar yönsüz.
kalitesini sorguluyordu ses dalgalarının..
baş kaldıracak kadar da sıkılmıştı durumundan, fakat ileri doğru bakmaktan bıktığı için kaldırdı başını
ve gökyüzünü gördü.
siyah-beyaz hayatlar yaşıyordu gökyüzünden hür,
akıyordu zaman istisnasız..

müzik bitti, kadın öldü.
ziyadesiyle saçma bir bilmece.
hiç durmaksızın aklından silmeye çalıştığı,
her durakta bekleyenlerin gözlerine satmaya çalıştı;
“müzik bitti, kadın öldü.”

etraftakilerin deneyselliğini yok etmeye çabaladığı bu dünyanın içinde,
dışından bakıldığında görülenle
içinden bakıldığında görülen arasındaki farktan hür,
anlamsız görüşlere bırakıyordu zihnini.
iliştiriyordu sessizliğe kendini,
kendisine arkasını dönmüş benliğine, arkasını dönmüş duruyordu.
ama merak da ediyordu;
anlatmaya çalışanların sonsuz çabalarını,
yaklaşan sesleri duyarken merak ediyordu.
verilmeye çalışılan mesajı anlayamadığı için, merak ediyordu anlaşılmazlığın nasıl bu mesajların içine saklanabildiğini.
sorulan soruların, cevaplarını, yayından çıktıktan sonra yol alıp beyninin neresine sürüklendiğini.
merak ederken hepsini,
toprakta yeşerdi zaman, birden ikiye.
üçten dörde rüzgar,
dörtten beşe ateş,
beşten altıya su,
altıdan yediye dondu,
yediden sekize eridi,
sekizden dokuza sel oldu,
dokuzdan aktı, o’nda mutluluğu yakaladı,
o ise mutsuzdu..

bir türlü büyüyemiyordu…
arka bahçesine ektiği tohumlar, uykusuz kalıyordu her gece.
sırf gece olsa yine iyi, günlerce gecelerce uykusuzdu.
uyku tohumlarından kabuslar çıkıyordu, belirsizlik açıyordu tam mevsiminde.
rüzgarın sesine arkadaşlık ederken bir süre sonra her şeyin çürüdüğünü farkediyordu.
toprağın sesine arkadaşlık ederken bir süre sonra her şeyin çürüdüğünü farkediyordu
ateşin sesine arkadaşlık ederken bir süre sonra her şeyin çürüdüğünü farkediyordu.
yağmurun sesine arkadaşlık edemiyordu.
arka bahçesindeki tohumların bir süre sonra çürüdüğünü fark ediyordu.
çürüyordu farkındalıkları..
her geçen gün çoğalıyordu aralıkların uzaklığı.
her geçen gün çoğalıyordu ayrılıkların yıpranmışlığı.
edebiyat yapıyorlardı bi’ köşede, sonuçların nedenleri üzerine.

oysa ne kadar güzeldi felsefe, unutmuştuk düşünmeye düşünmeye.
evde yemek kalmadığında olgular mı olaylar mı diye birbirimizi yerken, uyutmuştuk beynimizin sağ yarım küresini.
kuzey yarım küredeki sağı solu belli olmayan bir ülkede ise
gölge’si hasret;
ait olduğu yer’e
……

                                                           -femmefauxx

Reklamlar