..başkaları gibi değildim, hatta biraz daha iyiydim. bir kere, benim vicdani kaygılarım vardı, başkalarında ise  böyle şeyler katiyen yoktu. sonra ben sanatı seviyordum, her şeyden çok seviyordum, bu da tercihimi sınırlardı. başkalarının durumunda is böyle bir şey söz konusu değildi. son olarak ben, daha müşkülpesent biriydim, daha ince düşünen biri de diyebiliriz. beni yanıltan tam da bu incelikler oldu. kırılganlıktan başka bir şey olmayan şeyi erdem sandım, ve oyuncuları daha çirkin olmuş olsalardı alın yazımın beni tanık ettiği sahne, şüphesiz beni daha az sarsardı.

ortak yaşam benim için daha katlanılmaz oldukça, duygusal olarak yalnız olmak bana daha çok acı çektiriyordu. en azından çektiğim acıya makul bir sebep yüklüyordum. son derece basit şeyler beni ziyadesiyle geriyordu; sanki zaten suçluymuşum gibi, benden şüphelenildiğini zannettim. zihnimde yer eden bir düşünce, kurduğum bütün her şeyi bana zehir etti. hastalandım. eskisinden daha çok hastalandığım demek daha yerinde olur, çünkü kendimi bildim bileli biraz hastaydım zaten.

çok ciddi bir şey değildi. bu benim hastalığımdı, daha sonra da mütemadiyen başıma gelecek ve daha önce de başıma gelmiş olan bir hastalık; çünkü hepimizin kendine has bir hastalığı vardır, tıpkı kendi özel sağlığı gibi, ve bunun ne olduğunu tam olarak keşfetmek zordur. epey uzun bir hastalıktı; aylarca sürdü; her zaman olduğu gibi, bana biraz huzur verdi. ateşim çıktığında musallat olan imgeler, hastalığımla birlikte ortadan kayboluyordu; geriye sadece müphem bir utanç kalıyordu, ve hatırası, flulaşmış hafızamda silikleşti. işte o zaman, nasıl ki sabit bir fikir ancak yerine bir başkası konulunca bir anlığına yok olursa, ikinci saplantımın yavaş yavaş büyüdüğünü gördüm.. ölüm ayarttı beni. ölmek her zaman çok kolay gelmişti bana. ölümü tasavvur etme tarzım, aşka dair hayallerimden pek farklı değildi: ölümde bir bitkinlik, tatlı bir kaos görüyordum. o günden beri, ömrüm boyunca bu iki saplantı sırayla zihnimi oyalamayı sürdürdü: biri beni diğerinden kurtarıyordu ve hiçbir akıl yürütme beni ikisinden de aynı anda kurtaramıyordu.

yatağıma uzanmıştım; camdan, karşı evin yeşil duvarına bakıyordum, boğuk çocuk sesleri geliyordu. hayatın sonsuza dek bu yeşil duvar, bu boğuk sesler ve gizli bir hastalığın verdiği bu sıkıntı olacağını söylüyordum kendi kendime. hiçbir şeyin çekilen sıkıntılara değmediğini ve artık yaşamak istememenin zor olmayacağını söylüyordum kendime.. ve yavaş yavaş, kendi kendime verdiğim bir cevap gibi, içimden bir müzik yükseliyordu. önce hüzünlü bir müzikti, ama çok geçmeden böyle tanımlanabilir olmaktan çıkyordu, çünkü yaşamın ulaşmadığı yerde ölümün manası kalmaz, ve bu müzik de ikisinin çok üstünde süzülüyordu.

dingin bir müzikti, dingindi; çünkü güçlüydü. odayı olağanca dolduruyor, düzenli, yavaşça gelen şehvetli bir dalganın insanı beşiğinde sallaması gibi beni yuvarlayarak altına alıyordu, karşı koymuyordum ve bir an olsun yatıştığımı hissediyordum. kendi kendinden korkan hastalıklı bir kız olmaktan çıkıyordum: sahiden ne isem o olduğuma inanıyordum, zira hepimiz kendimiz olma cesaretine sahip olsaydık tepeden tırnağa değişirdik. alkış peşinde koşamayacak, hatta alkışlara tahammül edemeyecek kadar utangaç olan bana, büyük bir müzisyen olmak, içimde adeta bir yürek gibi çarpan bu yeni müziği insanlara iletmek kolay geliyordu. dışarıdan evin kapısına takılan anahtar sesi birden bu müziği kesiyordu ve ben aslında olup biten her şeyin sadece nabzımın hızlı hızlı atışı olduğunun farkına varıyordum.

 

 femmefauxx 2014/mindonart

Reklamlar