Godot ve Yakup

“Ne Godot gelmişti, ne Yakup çağrılmıştı. Beklemek ya da gitmek mümkün müydü peki? Beklemekle gitmek aynı hiçliğin mezar taşlarıydı artık. Yapacak bir şey yoktu”.

—Gidelim mi?

—Gidemeyiz!

—Neden?

—Godot’yu bekliyoruz.

—Ah! Tabii ya.

Neyin kavgasını veriyoruz? Gerçekten soruyorum. Bu neyin mücadelesi? Birçok sorunun cevabı bulunamamışken, bulunamamış cevapların büyük oranda sorusu bile akla gelmemişken hem de bilgece cümleler kurmaya gerek var mı bu tutarsızlıklar karşısında?

—Ee! Gidelim mi?

—Evet.

—Gidelim!

https://www.theartteller.com/blog/durum/godot-ve-yakup/

YANGINDA SAMİMİ YÜZLER

yangında-samimi-yüzler-soğukta-samimi-yüzler

İbrahim Yıldız, Yangında samimi yüzler / Soğukta samimi yüzler, 2011

Gernika’nın Bombalanması

 

Gernika, 26 Nisan 1937 yılında, İspanya İç Savaşı sırasında, havadan yaklaşık kırk ton bomba ile yerle bir edilen, binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir Bask kasabasıdır. Francisco Franco’nun müttefikleri Nazi Alman Luftwaffe’nin Condor Legion’u ve Faşist İtalyan Aviazione Legionaria’nın “Rügen Operasyonu” adı altında yapılmıştır. Bombardıman, özellikle sivilleri hedef alan yeni bir hava savaş şekli, hiçbir askeri önemi olmayan sivil bir hedef olması gibi dünya medyasında bir çok spekülasyon yaratmıştır.

Gernika’nın asıl önemi, hangi milletten bireyleri barındırdığında, gerçekte nasıl bir coğrafya ya da hedef olduğunda, askeri açıdan öneminin olup olmadığında ya da bu saldırı sonrası ne kadar sivil kaybı verdiğinde değildir. Öne sürülen iddiaların, tartışmalarının ötesinde, hiç dile getirilmemiş soykırımların, gasp edilmiş onca yitik yaşamların, tonlarca bombalarla dümdüz edilmiş onca şehirlerin, onca coğrafyanın arasında küçük bir Bask kasabası, savaşın yıkımının sembolü haline gelmiştir. dikkate alınması gereken en ince nokta da burasıdır.

1937 yılından bu güne yepyeni savaşlar, yıkımlar tasarlanıp canlar, mallar gasp edilirken yapılan bu zorbalıkların karşısında sadece bir sembol olarak Guernica resmi tek başına durmaktadır. Yarattığı etkinin arkasında yatan en ince sebep belki de bu direniş nosyonudur. Nitekim sanatın ve sanatçının böylesine zorbalıklar karşısında sergilediği duruş insanlık tarihinin her bir satırında okunabilir.

İbrahim Yıldız
Ağustos 2019
https://www.theartteller.com

GERNİKA’NIN ZAFERİ

 

I
Nadide diyarları barakaların, ağılların, ahırların
Gecenin ve tarlaların

II
Yangında samimi yüzler, samimi yüzler soğukta
Bastırılmış, tekmelenmiş, küçültülmüş
Hatta karanlıkta tutulan

III
Herhangi bir yüze uygun dostane yüzler
İşte üzerinize çakılı bir hiçlik
Ölümünüz sonrakilere kıssadan hisse

IV
Ölümün kalbi yıkık, ölümün kalbi bitik

V
Bedel ödettirdiler ekmek için sana
Gök kubbe, toprak ve su ve uyku
Sefalet için hatta
Ve hatta kendi canınla

VI
Aklın peşindeyiz dediler
Delilik hükmettiler esas güçlüleri
Bölük pörçük sadaka verildi iki kuruşluk göstermelik
Cesetleri selamladılar sözüm ona
kendilerini bezediler nezaket naralarına

VII
nasıl bizden olabilirler ki inanmıyorlar abarttıklarına

VIII
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan
O tahir gözlerde
Baharın taze yaprakları ve ak süt
Ve zaman

IX
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan
Erkekler de koruyucuları bu kıymetlinin

X
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı kırmızı güller
Her biri kanlarının göstergesidir yok yere akan

XI
Korku ve cesaret
Yaşamak ve ölmek için
Ölüm oldukça zor ve oldukça basit oldukça net

XII
Türküler yakıldı bu hazinelerin erkeklerine
Ve kirletildi erkekleri bu kıymetlinin

XIII
Çaresizlik için has erkekler
Umudun canlandırıcı has ateşini besler
Gelin birlikte açalım son tomurcuğunu geleceğin

XIV
Dünya ve iğrençliğe karşı ölümüne bahse girelim
Düşmanlarımızın varsa renkleri
Bizim de tekdüze gecemiz örneğin
Gün gelecek haklılığımız ortaya çıkacak elbet.

Paul Eluard, Cours naturel, 1938, (çev. theartteller)

SERİN BİR AKŞAM GÜNCESİ

Sürekli bir yerlere giden insanlar etrafında geçiyor yaşam sanki. Herkesin gideceği bir yer varmış gibi. Fakat o yere varılınca ne oluyor? Merakımı bu cezbediyor, bence asıl orası önemli. Kimileri kapalı ortamlarına birikmiş bakıyorum, kimileri ise ellerindeki ekrana odaklanmış kalabalıklarla akıyor nehir gibi. Bense hala olduğum yerdeyim. Oldukça sıradan ve sabitim.

Zafer Berke’nin bir öyküsünde geçen “insan yalnız kalınca eski dostluklara sığınıyor” sözü hep incitmiştir beni. Eskimesini istemiyorum dostluklarımın. En içten bu dileğe rağmen yine de eskiyor herkes ve her şey. Ortaçgil’in dediği gibi “duygular değişir, dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına”. Ne zaman ne yöne gideceğimi kestiremesem bu tür düşüncelere beleniyor her yerim.

“Yalnızlık” hep aradığım ya da kolladığım bir şey olsa da “yalnız ölmek“ Fikri hep korkutmuştu beni. Bu fikir, geçmişten miras kalan en temel korkudur belki insan olmak adına. Bu yüzden toplum içine sığınmak, dinlemek bildikleri ya da tanımadıkları. Bütün o kopuşlara rağmen insanlı organizasyonlardan, çökmeye yüz tutmuş kurumlardan kopamamak, hep bundan.

“İnsan Sesine övgü” diyor ya Eduardo Galeano. Sesin yokluğunu istemenin ayıbını insanın yüzüne vururcasına. Bu sözün manası da konuşacak kimse kalmayınca anlaşılıyor, en çok da o anlarda hatırlanıyor belki. Küçücük bir kız çocuğunun evdeki sesinin varlığını bilir çoğu. Evde yarattığı o gizemli mutluluğu, insanın içine sızan o bilinçsiz huzuru. Bundandır belki, o evin sessizliği ya da o sesin yokluğu acı gelir her defasında. İşte tam da o anda, o yoksunlukta, istenen o inziva korkunç bir yalnızlığa dönüşüverir, korkunç bir kimsesizliğe.

Şimdi bir kafede oturmuşum, onca gürültü arasında kulaklık kulağımda müzik dinleyip kahveyle sigara içiyorum. Çağın ruhu susmayı gerektirdiği için mi bilemiyorum, her şeyden ve herkesten soyutlanmış “serin bir akşam güncesi” kaleme alıyorum. Zaman olağanca hızıyla etrafımda süzülüyor yine. Giderek soğuyor hava. Işık azalıyor yavaştan. Yine akşam oluyor. Oturduğum bu mekan, bu masa artık üşütüyor. Bunca hız düşkünlüğü arasında yavaştan nihai cümleyi geçiriyorum aklımdan.

 

 

Gitme vakti geldi artık diyorum.

 

 

Mayıs 2019
Gaziantep Üniversitesi Civarı

 

Yazar: İbrahim Yılıdız (theartteller)
Kapak Fotoğrafı: Aycan Gönenç (http://www.aycangonenc.com)

YABANCININ ÖLÜMÜ

Albert Camus’nun 1942 yılında yazdığı, Fransızca orijinali L’Étranger olan Yabancı kitabı Meursault’un insanlık değerlerinin dışında değerlendirildiği bir süreci işler. Dolayısıyla toplum eliyle hüküm verilerek idama mahkûm olur.

TOPLUM ELİYLE GASP EDİLEN İKİ YAŞAM

Cinayet anındaki çevresel koşullar annesinin öldüğü güne benzediği içindir belki, kararsız bir şekilde bir el ateş eder, ardından dört el daha: “Tetik oynadı, avucum kabzanın cilalı karnına dokundu. İşte, her şey o kuru, o sağır edici ses içinde başladı. Üzerimden ter ve güneşi silkip attım. Günün dengesini, üzerinde mutlu olduğum kumsalın o olağanüstü sessizliğini altüst ettiğimi anladım. O zaman yerde cansız yatan cesede dört el daha ateş ettim. Kurşunlar, görülmeden saplanıyordu. Yıkımın kapısını kesik kesik dört kez çalmıştım sanki”[1]. Meursault olay anını kitapta böyle anlatmıştı. Geriye altıpatlar silahta tek bir kurşun kalmıştı.

Her ne kadar Meursault kurgulanmış bir roman karakteri olsa dahi sembolik olarak onun ölümüyle Van Gogh’un intiharı arasında ironik bir ilişki olduğunu düşünüyor, geriye kalan o tek kurşunun yarım asır önce Van Gogh’un kalbine saplandığına inanıyorum. Mesuliyet ne hikmetse yarım asır sonra anlatılacak romandaki gibi yine aynı linç kültürüne dayanmakta.

Camus’dan beş yıl sonra, 1947’de Antonin Artaud “Toplumun İntihar Ettirdiği: Van Gogh” kitabını kaleme almış. Şöyle satırlar aralarına baktığımda: “Dahası, yalnız başına intihar edilmez. Kimse yalnız olmamıştır doğmak için. Kimse de yalnız değildir ölmek için. Ama, intihar durumunda, doğaya karşı kendi hayatından kendini yoksun etme eylemine vücudu karar verdirmek için bir kötü varlıklar ordusu gereklidir. Ve inanıyorum ki son ölüm dakikasında, hep başka biri vardır, bizi kendi hayatımızdan yoksun bırakmak için”[2] yorumlarıyla karşılaşıyorum.

Ne kadar çok şey söylemek, çok şey haykırmak istesem de son olarak diyecek bir söz kalmadığını düşünüyorum şimdi. Olan biten onca şeye baktığımda, belleğimi şöyle bir yokladığımda yine zihnimde aynı saplantılar beliriyor. Yorumunu dahi yapasım gelmiyor hatta.

Kucak dolusu sevgiler Vincent.

Yazar: İbrahim Yıldız (theartteller)


[1] Albert Camus, Yabancı, çev. Vedat Günyol (İstanbul: Can Yayınları, 2003), 62.
[2] Antonin Artaud, Van Gogh: toplumun intihar ettirdiği, çev. Ahmet Deniz Soysal (İstanbul: Nisan Yayınları, 1991), 55.

Çok Yaşlanmışsın.

Yeni doğmuştu daha; birileri birilerine benzetme çabasında yarışırken hızla şekil değiştirdi.Herkesin gönlünü aldı, herkese benzedi.Sonra  bir başkası biricikliğinde buldu onu, sevdi.Sevmek hızla şekil değiştirdi.Belirsizdi ölümü, aynı doğumu gibi.Bu yüzden sonsuz sandı yaşamı.Yanıldığını anlamayacaktı, ta ki o; “çok yaşlanmışsın..”deyinceye kadar.

Yaratıcılığın En Büyük Düşmanı

Pablo Picasso, “Yaratıcılığın en büyük düşmanı akıldır” derken çok yeni bir düşünceye işaret etmiyordu.Keza dünya sanatı tarihinde sanatçıların başka tür insanlar olduğu gerçeği çok erken kabul görmüştü.Hayal edebildiğiniz herşey gerçektir düşüncesi, hassas bir tekniğin  elinde kaçınılmaz netliği ile beliriyordu.

Akıl ile yönetilen tüm çağdaş düzenlemeler yeni sanatçı kimliğinin, yeni bir tanımın habercisi oldu.Disiplinlerarası etkileşim , sanatı , tekil olmaktan ortak üretilen projeler toplamına taşıdı.Sıradan bir fikrin, hazırlıklı sunumunun anlık pırıltısı, sanatsal yaratıcılığın nasıl büyük bir güç olduğunun farkındalığına en büyük katkıyı yaptı.

Yaratıcılık akıl ile açıklanamayan ve yönetilemeyen bir olgu olarak sanatın temelini oluşturmakla kalmaz, sanatın varlığının nedenidir.

Sanatın temel kurallarına ait farkındalığı halletmiş bir üreten, zaten tüm bu kuralları bozma eğiliminde olmazsa sanatçılığından söz edilmesi olanaklı değildir.Kuralları bozma, öğrenilebilir olanın karşısına yeni bir dil koyma becerisidir.

Sanatçıların aklı, yaratıcılıklarının çekiştirmesinde, sürgit değişimlerle kendini yoran, sorgulayan, genel geçerin şüphe ile baktığı bir farklılıkla bezenmiştir. Umutsuzluğuna eser koyan, bu aklın sahibini anlamak için akıl yetersiz kalır..

Soner Göksay / mindonart / 2017

Stephan Vanfleteren

– y o u c o u l d w a l k f o r e v e r .

-ses geçirmez zaman,
yirmili yaşların sonlarında oluşum,
yarım kalan bir dolu konuşmalar,
sözcüklerin sayfalarda can bulması..

cansızlığım.

femmefauxx/mindonart 2016

-l i v e f a s t , d i e y o u n g .

-..ve her şey için çok geç;
içimdeki büyümüş kadın,
parçalarına ayrılmış çocukluğuma yenik düşmüştü.

                                          femmefauxx/mindonart 2016

 

– t r u e .

-ışıklar altında alnın, yürüyorsun yalnızlığımıza
tarihe tanık fotoğrafın yenilgiye uzanan
ayak izleri silinmiş, sesimiz suda eriyor
..ve gün taşıyor ufkumuzdan/karda kandan ezgiler.

femmefauxx/mindonart 2016

 

-i d o n ‘ t w a n t t o h u r t y o u .

-bazen kendini bana öyle bir teslim ederdi ki, kollarımı boynuna doladığımda bir bulutu kucaklıyor gibi olurdum.

femmefauxx/mindonart 2016

-i m i s s y o u .

-ne yazık ki zaman zaman her anı korkunç bir yoğunlukta yaşıyorum.

femmefauxx/mindonart 2016

 

B o ş l u k


Bir boşluk bıraktım kendimle tanrı arasında.

ve orayı kaos doldurdu..

femmefauxx / mindonart 2016

 

-“ikimiz de nefessiz kaldık.”

-…ve kalbim, yoklukta,
‘özlemlerin’i içti;
kana kana.

femmefauxx/mindonart 2016             

-bugün günlerden radiohead..

-ve bu şarkıyı her dinlediğimde,
göğün sancısına bir kez daha sarılıyorum.

 femmefauxx/mindonart 2016

 

SADAKAT

12994424_985522421530826_8780316869402178836_n

gözyaşlarımızın sınırlarını belirlemeye çalışan kimi haddini bilmezlerin gitgide çoğaldığı; duyarlılığın tüketilmeye yüz tuttuğu, içi boş insan siluetlerinin kol gezdiği bir ortamda, birçoklarının istemiyle yürürlükten kaldırılan değerlere boyutlar ötesi bir sadakatle bağlandığım için zaman zaman kendimi suçluyorum.

femmefauxx / mindonart